KÖŞE YAZISI | Toplum ve Spor
ENDÜSTRİYEL ÇARKLAR ARASINDA BİR DİRENİŞ KALESİ: SEMT, TRİBÜN VE FUTBOL
Futbol sadece 22 kişinin yeşil sahada meşin yuvarlağın peşinden koştuğu basit bir oyun mudur? Yoksa stadyum kapılarından içeri adım atıldığı an başlayan, sanayi devriminden günümüze uzanan devasa bir sosyolojik sahne mi?
yüzyılın puslu İngiltere’sinde, haftanın altı günü fabrikaların dişlileri arasında ezilen, tek tipleşen işçi sınıfı, hafta sonları tribünlerde kendi sesini ve kimliğini buldu. O dönemde futbol, elitlerin kurallarını koyduğu bir dünyada alt sınıfların kendi alanını, kendi "oyununu" yaratma çabasıydı. Birey, tribünün o kalabalık ve gürültülü yapısı içinde eriyerek devasa bir koronun parçası oluyor, sınıf öfkesini ve varoluş mücadelesini 90 dakikalığına sahaya yansıtıyordu.
Ancak zamanın acımasız çarkları, sosyolojinin temel kurallarından birini işletmekte gecikmedi: Değişim. Bugün "mekanların soylulaştırılması" (gentrification) dediğimiz o soğuk kavram, stadyumları da ele geçirdi. Biletlerin ucuz olduğu, omuz omuza, yağmur çamur demeden maç izlenen o tarihi "kale arkası" kültürü; yerini yüksek fiyatlı localara, ısıtmalı koltuklara ve sessiz VIP alanlarına bırakmaya başladı. Sahadaki oyuncuların birer modern gladyatöre, hatta milyoner şirketlere dönüştüğü bu yeni endüstriyel düzende, futbolu var eden alt ve orta sınıflar kendi evlerinden yavaş yavaş uzaklaştırılıyor.
Peki, küresel sermayenin futbolu tamamen pürüzsüz bir tüketim ürününe dönüştürme çabasına karşı bir savunma hattı yok mu?
İşte tam bu noktada, sosyolojik bir laboratuvar misali "semt kültürü" devreye giriyor. Taraftarlık, sadece bir formayı satın alıp maçı televizyondan izlemek değildir. Bir semtin sokaklarında yürümek, esnafıyla selamlaşmak, o coğrafyanın tarihiyle bütünleşmektir.
Bunun ülkemizdeki en canlı, en nefes alan örneklerinden biri şüphesiz Beşiktaş'tır. Maç günleri o meşhur ağaçlı yoldan yürürken hissedilen ritim, semt meydanında toplanan kalabalığın uğultusu ve İnönü'nün o tarihi ruhu... Bu üçgen, sadece sportif bir etkinlik alanı değil; dayanışmanın, omuz omuza duruşun ve "halkın takımı" kimliğinin her hafta yeniden üretildiği bir merkezdir. Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim’ın "kolektif coşku" dediği kavram, o tribünlerde ete kemiğe bürünür. İnsanlar kendi bireysel dertlerinden, unvanlarından, cüzdanlarındaki meblağlardan sıyrılarak tek bir vücuda, tek bir sese dönüşür.
Bugün bir eğitimci gözüyle gençlere, öğrencilere baktığımızda, onları ekranların başındaki o steril, sadece kazanmaya ve tüketime odaklı dijital futbol anlayışından kurtarmanın yolu da bu ruhu anlatmaktan geçiyor. Aidiyet, bir kupanın parlaklığında değil; bir semtin yağmurlu sokaklarında, yanındakini tanımadan gol sevincinde ona sarılabilme samimiyetinde gizlidir.
Futbol, kitlelerin afyonu olup toplumsal adaletsizliklerin üzerini örten bir illüzyona da dönüşebilir, farklı kesimleri tek bir arma etrafında birleştiren muazzam bir dayanışma ağına da... Hangisinin galip geleceğini ise, endüstriyel futbolun parıltısına karşı semtinin gri betonuna, ağaçlı yoluna ve tarihi tribünlerine sahip çıkanların mücadelesi belirleyecek.