Öncelikle şunu açıkça belirteyim: Evet, yaptığı haber nedeniyle cezaevine giren tek gazeteci ben değilim. Ancak merhamet duygusundan yoksun biçimde, “Ceza yatan tek gazeteci sen misin?” diye yöneltilen haksız eleştiri ve ithamları da kabul etmiyorum.
Dile kolay sevgili dostlar…
Bir haberde adresin üzerini çizmemize rağmen okunabildiği ve özel ikametgâhı belirttiğimiz gerekçesiyle iki yıl ceza aldık. Bu cezanın dört ayını, hafta sonları cezaevinde geçirerek çektik.
Tahta kurularıyla aynı koğuşu paylaştık, hamam sıcaklığındaki kodeste gün saydık. İnsan bir randevuda on dakika bekleyince bile saatine bakıp homurdanıyor. Biz dört ay boyunca duvara bakıp takvime çentik attık!
Sonunda tahliye olduk ama hikâye hâlâ bitmedi. Şimdi de her gün karakola gidip imza veriyorum. Yani anlayacağınız, özgürlüğümüz geldi ama yanında kullanım kılavuzu ve bazı kısıtlamalarla birlikte…
Kısacası çektiğimi bir ben bilirim, bir de Allah.
Gazetecilik Yetmedi, Bir de Ekrandan Anlatalım Dedik
Neyse, sözü fazla uzatmadan asıl konuya geleyim.
Gazeteciliğimize zaten devam ediyorduk. Bunun yanında bir televizyon kanalında program yapmak üzere anlaşmaya vardık. Hatta geçtiğimiz hafta Water Sports Su Sporları’nın sahibi İlyas Yılmaz’ın ev sahipliğinde muhteşem bir kutlama bile yaptık.
Her şey güzeldi…
Masalar kuruldu, sohbetler edildi, güzel dilekler havada uçuştu. Biz de “Doğruları zaten yazıyoruz, artık bir de ekranlardan anlatalım” diye düşündük.
Fakat sonrasında tam anlamıyla “evlere şenlik” gelişmeler yaşandı.
Daha televizyon kumandasını elimize almadan birileri fişimizi çekmeye kalktı!
“The End!” Demek Zorunda Kaldık
Malumunuz, önümüzde bir ALTSO seçimi var. Şimdilik iki aday görünüyor. Her iki aday da ekibiyle, destekçileriyle ve sevenleriyle bu yarışı önde tamamlamak için çaba gösteriyor.
Buraya kadar her şey son derece normal.
Fakat ben bir paylaşım yapınca işler çorap söküğü gibi ilerlemeye başladı.
Bazı gazeteler ve gazeteciler, Alanya’da deri sektöründe faaliyet gösteren Mehmet Kuş’un aday olmayacağını ve Mustafa Tuna lehine çekildiğini yazmaya başladı. Bu yayınların bir algı operasyonuna dönüştüğünü düşününce sosyal medya hesabımdan aynen şu paylaşımı yaptım:
KENDİNİ AMİRAL GEMİSİ SANAN BİRİLERİ (YENİ ALANYA GAZETESİ), HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ YİNE ALANYA’YA AYAR VERMEYE ÇALIŞIYOR. MEHMET KUŞ DA KİM? DENGELERİ NASIL DEĞİŞTİRECEKMİŞ? MUSTAFA TUNA’YA OLUMLU KATKISI MI OLUR, YOKSA ZARAR MI VERİR? GÖRELİM BAKALIM…
Vay sen misin bunu yazan!
Ertesi sabah telefonlarım kilitlendi. Arayan arayana, soran sorana… Telefon santrali mübarek! Bir ara kendi kendimi arayıp “Ben de gelişmeleri öğrenebilir miyim?” diyesim geldi.
Söylenenlere göre program yapacağım televizyon kanalı Mustafa Tuna ile sponsorluk anlaşması yapmış. Yine bana aktarılan iddialara göre, yurt dışında bulunan M.Ş. de benim programa başlayacağımı öğrenince sponsorluk görüşmelerini durdurmuş.
Velhasıl, önüme çeşit çeşit gerekçe konuldu ve yaptığım paylaşımı geri almam istendi.
Hop, hop! Durun beyler…
Benim yazdığım haberler nedeniyle bedel ödediğimi ve cezaevinde yattığımı ne çabuk unuttunuz?
Beni hiç geri vitese takarken gördünüz mü? Benim şanzımanda o vites fabrikadan çıkarken unutulmuş!
Yaşananların önce ruhuma, ardından da gazetecilik anlayışıma ve prensiplerime ters düştüğünü belirterek şu kararı aldım:
“Gördüğüm lüzum üzerine televizyon programı yapma kararımı rafa kaldırıyorum. Ben, yazdığı doğrular nedeniyle bedel ödemiş ve hapis yatmış bir gazeteciyim. Eleştiriye dahi tahammül edemeyenlerin ve üç beş kuruşun peşinde koşanların ritmine ayak uyduramayacağımı bir kez daha anladım. Devir çakalların ve sırtlanların devri gibi görünse de biz, aslanlar gibi doğrunun, hakkın ve haklının yanında durmaya devam edeceğiz.”
Kalemini ve Ruhunu Satan Gazeteciler…
Sevgili dostlar, konu maalesef bundan ibaret.
Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi Alanya’da da medya ciddi bir güven ve itibar kaybı yaşıyor. Medyanın görevi kamuoyunu aydınlatmakken bazıları, üç kuruşluk hesapların peşine düşerek ekonomik ve siyasi dengelere yön vermeye çalışıyor.
Açık konuşalım:
Kalemini ve ruhunu satan gazeteciler, sadece kendi itibarlarını kaybetmezler; mesleğin onuruna, halkın haber alma hakkına ve yaşadıkları şehrin geleceğine de zarar verirler.
Gazetecilik; sponsorun gönlüne göre manşet atmak, adayların nabzına göre kalem oynatmak ya da para musluğu kapanmasın diye gerçekleri görmezden gelmek değildir.
Kalem, eğilip bükülmeye başladığı anda kalem olmaktan çıkar; olsa olsa sipariş fişine dönüşür. Ruh da menfaat karşılığında susturulmuşsa ortada gazetecilik değil, patronunun sesini taşıyan bir hoparlör kalır.
Alanya’nın geleceği, birkaç kişinin ticari hesabına ya da medya üzerinden yürütülen algı operasyonlarına teslim edilemez. Gazeteci, kimin kazanacağına karar veren kişi değil; olup biteni halka bütün açıklığıyla anlatan kişidir.
Eleştiriye tahammülü olmayanların övgüye bu kadar düşkün olması da doğrusu ayrı bir ironi…
Yazık, çok yazık!
Hatta iğrenç ve utanç verici…
Siz bu memlekette ne kadar çoğalırsanız çoğalın, bizim gibi “ayrık otları” da mücadele etmeye devam edecek. Çünkü ayrık otunun kötü bir huyu vardır: Üzerine ne kadar basarsanız basın, yeniden başını kaldırır.
“Bu memlekette namuslular da namussuzlar kadar cesur olmak zorundadır.”
Sözün özü budur.
Bu vatan hepimizin. Bizim, birileri gibi işler ters gidince başka yerlere kaçmak ya da bu toprakları terk etmek gibi bir düşüncemiz yok. Bu vatan için bedel ödemek gerekiyorsa öderiz. Gerekirse bu topraklar uğruna ölür, yine bu topraklara gömülürüz.
Kalemimizi satmadık, ruhumuzu kiraya vermedik, sözümüzü eğip bükmedik. Bundan sonra da kimsenin reklam tarifesine, sponsorluk hesabına veya siyasi beklentisine göre yazmayacağız.
Televizyon programı şimdilik “The End” olmuş olabilir.
Ama bizim gazeteciliğimizde film daha yeni başlıyor!
Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle…
Sevgiyle kalın, MAP’la kalın.