Dürüst gazeteci olmanın yolu cezaevinden geçiyormuş meğer. Bugünkü adalet sistemi maalesef sorunlarla dolu..
Cezaevine Girince mi İtibar Kazanılıyor?
Türkiye’de gazeteciliğin ölçüsü artık attığınız manşet değil; hakkınızda açılan dosya sayısı, kapınızın çalındığı saat ve cezaevi kapısından geçip geçmediğiniz olmuş gibi görünüyor.
Ben 39 yıllık gazeteciyim.
Adliye koridorlarında büyüdüm. Dosya okumayı, tutanak incelemeyi, karar analiz etmeyi öğrendim. Hukuka aykırı elde edilmiş bir belgeyi kullanmanın ne demek olduğunu da, bunun gazeteciye nasıl zarar vereceğini de herkesten iyi bilirim.

Bugün ise “hukuka aykırı belge elde etmek ve yaymak” suçundan aldığım mahkûmiyet nedeniyle cezaevindeyim.
İşin ironisi tam da burada başlıyor.
Benim anlatımıma göre paylaştığım belge, tarafı olduğum bir dosyada bana tebliğ edilen bir takipsizlik kararıydı. Adres bilgilerini de karartarak yayımladığımı düşünüyorum. Buna rağmen verilen kararın hukuki değerlendirmesini artık Anayasa Mahkemesi yapacak.
Elbette mahkeme kararları eleştirilebilir; ancak eleştiri ile yargıyı peşinen mahkûm etmek aynı şey değildir. Benim sorguladığım nokta da tam olarak budur: Gazetecinin, tarafı olduğu bir dosyadaki resmi bir belgeyi paylaşmasının sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca benim davamı değil, yarının gazeteciliğini de ilgilendiriyor.
⸻
Cezaevi insanın yalnızca özgürlüğünü değil, zaman algısını da elinden alıyor.
İçeri girdiğiniz ilk gün saatler uzuyor.
İkinci hafta günler birbirine benziyor.
Üçüncü ayda ise takvimin yapraklarını değil, koğuşun duvarındaki çatlakları ezberlemeye başlıyorsunuz.
Sosyolog Erving Goffman, cezaevlerini “total kurum” olarak tanımlar. Yani insanın yaşamının neredeyse bütün alanlarının aynı yapı tarafından kontrol edildiği mekânlar…
İçeri girince bu tanımın ne kadar doğru olduğunu yaşayarak anlıyorsunuz.
Burada zaman size ait değil.
Mekân size ait değil.
Sessizlik bile size ait değil.
⸻
Benim dikkatimi çeken en önemli meselelerden biri sosyal yaşamın yok denecek kadar sınırlı olması.
İnsan yalnızca yemek yiyerek yaşamıyor.
Konuşmaya…
Üretmeye…
Düşünmeye…
Nefes almaya da ihtiyaç duyuyor.
Fakat gözlemlerime göre birçok cezaevinde sosyal alanlar oldukça sınırlı. İnsan, cezasını çekmekle birlikte aynı zamanda zihinsel olarak da daralan bir çevrenin içine hapsoluyor.
Son günlerde gündeme gelen tahta kurusu şikâyetleri üzerine yapılan ilaçlamalar ise mahkûmlar arasında “kalıcı çözüm mü, geçici tedbir mi?” sorusunu beraberinde getiriyor.
Bir başka dikkat çekici konu ise üretim alanlarının yaşam alanlarıyla iç içe geçmesi.
Mahkûmların çalıştığı atölyeler, kullanılan malzemeler ve ortaya çıkan toz gibi unsurların ortak yaşam alanlarını nasıl etkilediği de ayrıca değerlendirilmesi gereken bir mesele.
Ceza, insanın sağlığını riske atacak şartların gerekçesi olmamalıdır.
⸻
“Açık cezaevi” deniyor.
Fakat gördüğünüz ilk şey gökyüzü değil.
Yeşil brandalar…
Yüksek tel örgüler…
Görüş alanını kapatan perdeler…
Denizin birkaç kilometre ötede olduğunu biliyorsunuz ama göremiyorsunuz.
Özgürlüğün bazen sadece bir manzaradan ibaret olduğunu da burada öğreniyorsunuz.
⸻
Tuvaletin koğuşun bir parçası olması…
Mahremiyetin giderek silinmesi…
Kalabalığın içinde yalnızlaşmak…
Bunlar istatistiklere girmeyen ayrıntılar.
Ama insan psikolojisini en çok etkileyen de tam olarak bunlar.
Modern infaz hukukunun amacı yalnızca cezalandırmak değildir; kişiyi topluma yeniden kazandırmaktır.
Bir insanın yeniden topluma kazandırılması ise yalnızca demir kapılarla değil; eğitimle, kültürle, sporla, sağlıkla ve insanca yaşam koşullarıyla mümkündür.
⸻
Belki de en acı tarafı şu…
Dışarıda insanlar sizi mesleğinizle tanıyor.
İçeride ise koğuş numaranızla.
Kimse kaç kitap yazdığınızı sormuyor.
Kaç haber yaptığınızı da…
Çocuğunuzun üniversitede okuyup okumadığıyla ilgilenen de yok.
Cezaevi herkesi aynı renge boyuyor.
İşte bu yüzden hukuk, sadece karar veren bir mekanizma değil; aynı zamanda insan onurunu koruyan bir vicdan olmak zorunda.
Çünkü adalet yalnızca hüküm vermek değildir.
Toplumun vicdanında da karşılığını bulabilmektir.
Ben kendi davamın hukuk önünde yeniden değerlendirileceğine inanmak istiyorum.
Ama cezaevinden çıkınca geriye dönüp baktığımda en çok şunu hatırlayacağım:
İnsan bazen özgürlüğünü değil, adalete olan güvenini özlüyor.
Ve belki de bugün Türkiye’nin en ağır cezası tam olarak budur.
Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle. Sevgiyle kalın MAP'la kalın..