☰
✕

Neşet Ertaş anısına..

Müfredata Bir "Gönül" Katmak: Neşet Ertaş’ın Türküsüyle Sınıfa Girmek

​Günümüz eğitim dünyasına şöyle bir dışarıdan baktığımızda ne görüyoruz? Sürekli kalkan test çubukları, kronometreyle yarışan zihinler, başarı grafiklerinin soğuk rakamları ve bunların ortasında sıkışıp kalmış, performansı kadar "değerli" hissedebilen çocuklar... Sistem bizden sürekli daha hızlı, daha güçlü ve daha başarılı bireyler yetiştirmemizi istiyor. Ancak bu koşturmaca arasında çok temel bir şeyi gözden kaçırıyoruz: İnsanın duygusal derinliğini, kırılganlığını ve kalbinin sesini.

​Tam da bu noktada, durup Anadolu’nun o en samimi, en derin sesine kulak vermeye ihtiyacımız var: Neşet Ertaş’a.

​Bozkırın tezenesinden dökülen o derin hüzün, gurbet ve karşılıksız özlem; sadece hüzünlü bir melodi ya da gelip geçici bir duygusallık değildir. O hüzün; insanın kendi eksiğini kabul etmesidir, kırılganlığıyla barışmasıdır, "Garip" olmayı bir eksiklik değil bir insan olma hali olarak kucaklamasıdır. Peki, bu derin irfanı ve özlem duygusunu modern eğitim sisteminin merkezine koysaydık ne olurdu?

​Özellikle yüksek performans baskısıyla büyüyen gençlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey, hata yapmanın ve eksik olmanın da insana dair olduğunu hissetmektir. Neşet Ertaş’ın müziğindeki o hüznü sınıfa taşımak, çocuklara şu mesajı vermektir: “Mükemmel olmak zorunda değilsin. Üzülmek, özlemek, incinmek veya başaramamak da bu hayatın bir parçası.” Bu, günümüz rehberlik anlayışının "psikolojik sağlamlık" veya "sosyal-duygusal öğrenme" dediği şeyin ta kendisidir.

​Ertaş’ın "Gönülden gönüle bir yol vardır gizli gizli" anlayışını pedagojimize dâhil ettiğimizde, dersler sadece bilgi aktarılan değil, empati kurulan mekânlara dönüşür. Gurbet ve özlem temalı bir türküyü sadece müzik dersinde nota olarak değil; edebiyatta varoluşsal bir iç döküş, felsefede bir aidiyet arayışı, sosyolojide ise göç ve yabancılaşma üzerinden konuşabildiğimizde disiplinlerarası gerçek bir öğrenme gerçekleşir.

​Üstelik bu yaklaşım, değerler eğitimini de basmakalıp sloganlardan kurtarır. Sahnede "Ayıp olmazsa ceketimi çıkarabilir miyim?" diyecek kadar yüksek bir zarafeti ve tevazuyu sergileyen bir ozanın duruşu; bir çocuğa empatiyi, nezaketi ve insana saygıyı onlarca nasihatten çok daha etkili öğretir. Türkülerdeki hüzün insanı sertleştirmez, aksine yumuşatır; başkasının acısına ve özlemine duyarlı kılar. Akran zorbalığının, duygusal kopuklukların arttığı günümüzde, gençlerin ihtiyacı olan şey tam olarak bu "gönül dili"dir.

​Sonuç olarak; eğitimi sadece zihni bilgilerle doldurma süreci olarak değil, ruhu ve kalbi olgunlaştırma yolculuğu olarak görüyorsak, ozanlarımızın sesine kulak vermek zorundayız.

​Türkülerimizin o derin hüznünü ve özlemini müfredatın soğuk duvarları arasına kattığımızda; sadece sınav kazanan değil, hisseden, anlayan, başkasının yarasına dokunabilen ve en önemlisi "insan kalan" nesiller yetiştirebiliriz. Çünkü biliyoruz ki kalbe dokunmayan hiçbir eğitim, insanı tam yapmaya yetmez.