İLLÂ EDEP, İLLÂ EDEP

İLLÂ EDEP, İLLÂ EDEP

Geçtiğimiz gün ALTSO Başkan adaylarından Mustafa Tuna’nın bıyıklarıyla ilgili kamuoyunda konuşulan bir iddiayı gündeme getirmiştik.

Hani hep söylerim ya; aynı yemeği ikinci kez sofraya koymayı sevmem. Bu nedenle o haberin ayrıntılarına yeniden girmeyeceğim. Merak eden, okumayan varsa sitemizden açar, okur; kararını da kendisi verir.

Gelelim esas meseleye…

Haber beklediğimizden çok daha geniş bir yankı uyandırdı. Kısa sürede 100 bini aşkın kişinin haberi okuduğuna şahit olduk.

Oysa yaptığımız şey gayet açıktı.

Bir iddiayı gündeme getirdik ve sorduk:

“Bıyıkların kesilmesi konusunda gerçekten bir talimat verildi mi?”

Hepsi bu.

Ne bir hüküm verdik ne de kimsenin inancını, özel hayatını veya mensubiyetini sorguladık.

Ama gelin görün ki soru bir yana bırakıldı, soruyu soran hedefe konuldu.

Eleştiri mi?

Başımızın üzerinde yeri var.

“Yanlış yazdın” dersiniz, “Katılmıyorum” dersiniz, hatta en sert şekilde eleştirirsiniz. Gazetecilik yapıyorsanız bunlara alışacaksınız.

Ama eleştiri başka, küfür başka…

Fikir başka, hakaret başka…

Hele mezardaki anneye, babaya kadar uzanan sözlerin ne fikirle ne de eleştiriyle bir ilgisi olabilir.

Sosyal medyada kendilerini Süleymanlılar olarak bilinen topluluğa yakın gösteren bazı hesaplardan ve Kuş ailesine mensup olduğunu belirten bazı kişilerden gelen ifadeleri görünce doğrusu üzüldüm.

Fakat burada özellikle altını çizerek söylemek isterim:

Bir kişinin veya birkaç kişinin kullandığı çirkin üslubu koskoca bir topluluğa mal etmek ne vicdana sığar ne de bizim gazetecilik anlayışımıza.

Süleymanlılar içerisinde yıllardır tanıdığımız, son derece edepli, terbiyeli, inancını kendi dünyasında yaşayan nice insan var.

Bizim sözümüz bir cemaate değil.

Bizim sözümüz küfredene, hakaret edene, tehdit edene…

Çünkü insanı mensubu olduğu topluluk değil, kullandığı dil anlatır.

Tam da bu tartışmalar yaşanırken içimi çok daha fazla acıtan bir vefat yaşandı..

Daha birkaç gün önce Digi-Z TV’nin sezon açılışında yan yana oturduğumuz, sohbet ettiğimiz, aynı masayı paylaştığımız Fuat Kantarcı kardeşimiz iki gün sonra Hakk’ın rahmetine kavuştu.

İşte hayat…

Bir gün yan yana oturuyor, konuşuyor, gülüyor, gelecek günlerden bahsediyorsunuz.

Sonra bir telefon geliyor…

“Fuat’ı kaybettik.”

İnsan o anda susuyor.

Bütün tartışmalar, bütün kavgalar, makamlar, hesaplar, kırgınlıklar küçücük kalıyor.

Ardından insan ister istemez kendisine soruyor:

Hayat bu kadar kısayken kalp kırmak nereye kadar?

Bir insanın gönlüne dokunmak varken neden dilimizle yara açıyoruz?

Üç günlük dünyanın hangi malını, hangi makamını, hangi kavgasını yanımızda götürebileceğiz?

Birkaç gündür yazdığım haberler nedeniyle yemediğim küfür, işitmediğim hakaret neredeyse kalmadı.

Üstelik bunların bir kısmının kendisini Müslümanlıkla, maneviyatla ve cemaat aidiyetiyle tanımlayan insanlardan gelmesi beni asıl düşündüren taraf oldu.

Çünkü madem hepimiz Müslümanız…

Madem aynı Allah’a inanıyor, aynı kıbleye dönüyor, aynı ahirete inanıyoruz…

O halde biraz da dilimize sahip çıkmamız gerekmez mi?

Bugünün yarını, bu dünyanın da bir ahireti var.

Bugün birbirimize yazdığımız sözlerle belki sosyal medyada birkaç alkış toplarız ama yarın o sözlerin hesabını kendi vicdanımıza nasıl vereceğiz?

Hele ana-babaya uzanan küfürlerin, ölüm tehdidine varan ifadelerin hangi inançta, hangi ahlakta yeri olabilir?

Benim derdim de tam olarak bu.

Biz kimsenin adamı değiliz.

Kimsenin düşmanı da değiliz.

Haberimizi yaparız, sorumuzu sorarız. Yanlışımız varsa belgeyle gösterilir, düzeltiriz. Cevap hakkı varsa yayınlarız.

Ama küfür ve tehdide gelince…

Orada gazetecilik tartışması biter, hukuk başlar.

Üslubunu ve terbiyesini bozan, hakaret ve tehdit sınırını aşanlarla gerekiyorsa adliye koridorlarında karşılaşacağız.

Kimse kusura bakmasın.

Çünkü hoşgörü başka şeydir, hakareti sineye çekmek başka…

Bütün bunları düşünürken aklıma yıllardır dilden dile dolaşan o güzel söz geldi:

“Gezdim Halep ile Şam’ı,

Eyledim ilim talep.

Meğer ilim bir hiç imiş,

İllâ edep, illâ edep…”

Ne güzel söylemiş Yunus Emre…

İnsanın diploması olur, makamı olur, parası olur, çevresi olur…

Ama edebi yoksa bütün bunların üzerinde kocaman bir eksik kalır.

Belki de bugün hepimizin ihtiyacı biraz daha az öfke, biraz daha fazla edeptir.

Bir haber yüzünden birbirimize düşman olmaya değmez.

Bir seçim uğruna gönül kırmaya değmez.

Bir sosyal medya yorumunda “son sözü ben söyleyeceğim” diye ana-babaya küfretmeye hiç değmez.

Çünkü hayat gerçekten çok kısa.

Bugün buradayız.

Yarın bir fotoğrafta kalabiliriz.

Fuat kardeşimizin vefatı bana bunu bir kez daha hatırlattı.

O nedenle bu yazıyı kavga ederek değil, dua ederek bitirmek istiyorum.

Bize küfür edenlere de, eleştirenlere de, sevenlere de, sevmeyenlere de söyleyeceğim aynı:

Biz haber yapmaya devam edeceğiz.

Siz tehdit ettiniz diye susmayacağız.

Küfür ettiniz diye kalemimizi bırakmayacağız.

Ama kimsenin inancına, ailesine, şahsiyetine de sırf bize kızdı diye saldırmayacağız.

Çünkü herkes kendisine yakışanı yapar.

Bunca yıllık gazetecilik hayatımızda ne atmacalar gördük, ne şahinler, ne kartallar…

Kuşlarla diyaloğumuz küçükken sapanla çocukça duygularla serçe vurmaya kadar uzanır desek yalan olmaz

Ama bizim işimiz kuşlarla uğraşmak değil; haberle uğraşmak.

Doğru bildiğimizi yazmaya, yanlış gördüğümüzü sorgulamaya devam edeceğiz.

Kimsenin adamı olmadık.

Olmayacağız da.

Düşmanı hiç olmadık.

Bizim işimiz düşman üretmek değil, soru sormak.

Son söz mü?

Allah hepimize önce sağlık, sonra akıl ve fikir versin.

Ama galiba bugün en çok ihtiyacımız olanı da eksik etmesin:

Edep…

İllâ edep, illâ edep…

Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle…

Sevgiyle kalın, MAP’la kalın.