Görünmeyen öğrenciler ve sessiz çığlıklar

GÖRÜNMEYEN ÖĞRENCİLER VE SESSİZ ÇIĞLIKLAR
​KÖŞE Yazısı/Gökhan ÖĞ
​Dört yıl boyunca her sabah aynı okul kapısından içeri giren, aynı sıraya oturan, yoklamada adı okunduğunda sadece başını hafifçe sallayarak "buradayım" diyen bir genç düşünün. Ne bir disiplin olayı var ne de sınıfın huzurunu bozan bir taşkınlığı... Sessiz, kendi halinde, "problem çıkarmayan zararsız çocuk" etiketini yapıştırıp geçtiğimiz onlarca gençten biri.
​Okul bitti, sınav maratonu geride kaldı, mezuniyet meşalesi söndü. Ve o öğrenci, lise yıllarının ardından bir eğitimcinin karşısına geçip içini dökerken dört yıllık eğitim hayatımızın ağır bilançosunu önümüze koydu:
​"Hocam, dört yıl boyunca aynı okuldaydık ama ben tek bir kelime bile konuşmaya korktum. 'R'leri söyleyemediğim için benimle dalga geçerler, alay konusu olurum diye kendimi tamamen sessizliğe gömdüm. Ama en acısı ne biliyor musunuz? Dersimize giren öğretmenlerimiz bile sadece dersi zaten iyi olan ya da rahatça konuşup kendini gösteren öğrencilerle ilgilendi. Kimse benim neden sustuğumu sormadı."
​Bu iki cümle, yüksek beton duvarlarla çevrili okul binalarımızın içinde gözden kaçırdığımız en ağır insani ve pedagojik derstir.
​Sınıf kapısından içeri girdiğimizde çoğunlukla en önde el kaldıran, özgüveni yüksek, dersin akışını sürükleyen çocukların henerjisine odaklanırız. Onların başarısıyla gururlanırken; en arka sırada sesini çıkarmaktan çekinen, tek bir kelime söylediğinde bir harfi tam telaffuz edemeyip dilinin takılacağından endişe eden bir çocuğun yaşadığı varoluşsal kaygıyı kaçırabiliriz. Oysa o çocuk, yargılanma korkusuyla kendi sesine kilit vurmuş; harflerini saklarken aslında varlığını da görünmez kılmayı seçmiştir.
​Daha da düşündürücü olanı, ilginin ve akademik çabanın her zaman zaten "ışık saçana" yönelmesidir. Dersi iyi olan, kendini ifade edebilen öğrenciye ulaşmak kolaydır. Asıl eğitimcilik, konuşmaktan korkanın sessizliğini duyabilmek, konuşurken takılan bir çocuğun kelimelerine gözlerinle omuz verebilmektir. Bir gencin okuldan "Öğretmenlerim sadece parlayanlarla ilgilendi" kırgınlığıyla ayrılması, akran baskısının getirdiği yaralardan çok daha derin bir akademik ihmal hissiyatına işaret eder.
​Bir harfi telaffuz edememek veya konuşmadaki küçük bir aksaklık, dilin ağız içinde yaptığı ufak bir hareket farkından ibarettir. Ancak fark edilmeyen ve üzerine gidilmeyen bir kaygı, bir gencin yıllarca kendi kabuğuna çekilmesine yol açan devasa bir duvara dönüşür.
​Bu hikaye, tüm eğitim camiası için aynaya bakma zamanıdır:
Bir okulun ve eğitimcinin en büyük başarısı, sadece dereceye giren öğrenciler yetiştirmek değildir. En büyük başarı; konuşmaktan çekinen, eksik hisseden veya görünmez olmayı seçen tek bir çocuğu dahi o sessizlik zindanından çekip çıkarabilmektir.
​Çünkü bir çocuğun sesi, harflerin kusursuz diziliminde değil; ona gerçekten inanan ve onu duyan bir çift gözde anlam kazanır.